'İçtiğimiz her sigara arkamızdan Çin'de yakılan dua tütsüleriydi ve ilahi bir duman çıkartıyorlardı. S.O.S. sinyalleri gönderiyorduk, dualar ediyorduk o dumanlarda. Ağıtlar yakıyorduk, umut şarkıları yayınlıyorduk. Ama duyan olmuyordu. Kayboluyorduk kalbimizin en derinlerinde. İçimizde bir çocuk bulamıyorduk ya da bir güç ya da bir cevher ya da bir huzur. Soğuk bir morg gibiydi hayallerimizin gömülmeyi beklediği yer. Her gün yenilerini getiriyorduk ölenlerin. Çıplak soğuk bedenlerinde katil mesajlar bırakmıştı; "Kaç buralardan vakit çok geç olmadan!" Yatağımızda bir embriyon gibi kıvrılıp yatıyorduk. Kendi tenimizin ısısını gerçek bir kucaklama sanmak istiyorduk. Daha kararmadan hava yatmak istiyorduk bir an önce. Karanlıkta yapılacak en iyi şey gözlerini kapatmaktı aydınlığa kadar, sabahleyin aydınlığa dirilme ümidiyle. Ama fikri bile korkutucuydu. Kim isterdi ki yeniden aynı kısırdöngüye, aynı ölüme dirilmeyi?..'
Sonu gelmeyen bir körebe oyunu gibi yaşıyoruz hayatı, durmaksızın köşe değiştiriyoruz hangimize ne zaman dokunacağını bilmeyen ama başkalarına her dokunuşunda aynı teması bizim de yaşayabileceğimizi hatırlatan ölümün etrafında.. Tetikteyiz hep, kendimizi acılardan, hayal kırıklıklarından, yalnızlıklardan korumaya çalışırken önemli bir kısmı bunlardan ibaretmiş gibi görünen hayatlarımızı renklendirmek için kendimize küçük, çok renkli ve her defasında biraz daha kararlı bir biçimde uzanırsak yakalayabileceğimizi düşündüğümüz balonlar yaratmaya çalışıyoruz. O anı neşeyle tamamlayabilmemizi sağlayacak mutluluklar, nedense yorulmadan beklediğimiz yarını özlememizi gerektirecek hayaller, bir sonraki köşede güvenle yer alabilmemizi isteten umutlar..















